Muhabbet Vakti #6 – Kalabalıklar, Örümcek Ağları, Biz

Bir blog yazarının en çok uzak durması gereken uzun süre bloğundan ayrı kalmasıdır. Jüri oy birliğiyle sanığı suçlu bulmuştur. 🙂

Aylar sonra bir şeyler karalamak için klavyenin tuşları üzerinde parmaklarımı gezdirmek spordan uzun süre uzak kalan kişilerin halı saha performanslarına benzeyebilir, şimdiden uyarayım sevgili okur. Halı saha demişken iki üç yıl aradan sonra oldukça genç sayılabilecek bir kadroyla maç yapma fırsatım oldu. Maçlarda pek yerinde duramayan bir karakterim olsa da yaş ve hamlık bir araya geldiğinde iki günlük kas ağrılarına merhaba demek zorunda kaldım. Eski günlerin hatırına kaleci Higuita’nın futbola kazandırdığı bir Scorpion Kick de sergilemedim değil hani. Oynamayı özlemişim, bunu fark ettim.

Yazımın başında haklı gerekçelerle jürinin hükmünü açıkladığı konuya, uzun süredir yazmamaya, gelecek olursak birkaç tane bahane sıralayabilirim sadece. Öğretmenliğin yanına sistem uzmanlığı eklenince mesai saatlerim oldukça arttı. Çalıştığım yerde geçmiş tecrübelerime dayanarak bazı alanlarda yeniliklere gittik. Çoğu zaman olduğu gibi öne sürdüğüm her fikir benim omzumda bir sorumluluk olarak yükseliverdi. 🙂 Hâl böyle olunca aileme ayırabildiğim saatler de azalma, izlenilen birkaç dizi bölümü sonrasında uyuklama safhası kendini gösterdi. Kızım sınıf başkanı oldu bu arada, bu bilgiyi de araya sıkıştırayım. Sorumluluk almanın sözde ve özde kısımlarını yakından tanımaya başladı yani. 🙂

Çok fazla anime seyretmeyen eşimle uzunluğundan ötürü ertelediğim Bleach serisine başladık. Türkçe öğretmeni olmamın verdiği refleksle bölümleri izlerken kurgudaki bağları, anlatılanların altının doldurulmasını bekliyorum. En azından bu tarz eserleri okurken ya da izlerken daha fazla zevk alıyorum. Bleach hem güldüğünüz hem de yer yer verdiği mesajlarla düşündüren bir anime. Eğer anime türüne yabancıysanız “Bu ne böyle ya hu, çizgi film mi izliyorsun?” diyenlere verecek cevabınız olsun. Çünkü Japonlar animeyi küçüklere değil büyüklere hitap eden bir sanat olarak kullanıyor. Felsefi derinliği olan birçok anime de mevcut.

Kitap olarak Bram Stoker’ın Dracula’sını bitirdim yakın zamanda. Bir türün doğmasını sağlayan ilkleri önemserim. “Vampir edebiyatı”nın ortaya çıkmasına katkıda bulunmuş bir eseri bu nedenle okumak istedim. Akıcı ve güzel bir kitaptı. Âdetim olduğu üzere kitabı bitince filmini de izledim. Kitabı olan çoğu filmde olduğu gibi yine hayal kırıklığa uğradım. Üstelik Gary Oldman, Winona Ryder, Anthony Hopkins ve Keanu Reeves gibi bir kadroyla çekilen bir filmden bahsediyoruz. Diğerleri de iyiydi ama Gary Oldman özellikle iyi bir oyuncu olduğunu bu filmde de göstermiş. Yüzüklerin Efendisi gibi başarılı kitap uyarlamalarında bile hissettiğim “Bir şeyler eksik!” hissiyatı kitaptan filme aktarılırken Dracula’da da kendini oldukça hissettirdi.

Gary Oldman, Dracula Rolünde…

Daha önceki yazılarımda da belirtttiğim üzere ütopya ve distopya türlerini seviyorum. Birçok yazara ilham kaynağı olan Yevgeny Zamyatin’in Biz isimli kitabına başladım. Bu türe aşina olanlar büyük ihtimalle okumuştur. Güzel dokunuşlar var kitapta, iyi gidiyor.

Üç dört yazıda bir şikayet etmeyi alışkanlık hâline getirdiğim İstanbul’un kalabalığına laf söylemeden olmaz. İstanbul zaten kalabalık bir şehirdi ama Marmaray’da, Metro’da dilini bilmediğim bir kalabalık tarafından tek bir organizma gibi sağa sola sürükleniyorum arada bir. Bir de şu inenlere yol verin be arkadaşım, kardeşim, ablacığım, amcacığım… Rica ediyorum, üstünüze alının sevgili okur. Aranızda varsa böyle yapanlar, yapmayınız rica ederim. 🙂

Youtube’daki öğrencilerim de ders videosu bekliyor, bu yazıyla üstümdeki ölü toprağını bir dağıtayım. Bu hafta o mecraya da bir uğramam lazım. Araya çok zaman girmeden tekrar görüşmek üzere sevgili okur. Burada olduğun için her zaman olduğu gibi yine müteşekkirim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir