Grinin Tek Bir Tonu

      Yorum yok Grinin Tek Bir Tonu

Gözlerini sildi küçük kız. Saatlerdir üst geçitin belki de en işlek yerindeydi fakat elindeki kağıt mendillerden yalnızca birkaç tane satabilmişti. Henüz dördüncü sınıfta olmasına rağmen öğretmeni ondan övgüyle söz ediyordu hasta annesine. “Kızınız çok hızlı öğreniyor, üstelik çok da saygılı bir kız.” dediğinde öğretmeni, annesinin gözlerinin içi parlamıştı duydukları karşısında.

Bir zamanlar gri tonlarındaki üst geçit şimdileri yer yer paslanan yer yer de dökülen boyasıyla yamalı bir elbise geçirmişti sırtına. İnsanların hep acelesi vardı, o kadar hızlı adımlar atıyordu ki bazıları kendisi bir uçtan diğerine belki kırk elli adımda gelebiliyorken bir yere yetişmekte olanlar kabaca yirmi adımda kat ediyorlar bu mesafeyi. Bazı günler kendisi gibi küçük çocuklar ilişiyordu gözüne. Rengarenk elbiseleri, çiçek desenli çoraplarıyla ne de güzel çocuklardı bunlar böyle. Anneleri ellerinden tutmuş, mutlu mesut adımlıyorlardı köprüyü. Üzerindeki giysilere baktığında belki birkaç yıl önce alınmış elbiseler içinde boyu da uzamışken biraz komik göründüğünü düşünürdü hep. Annesi de farkındaydı bunun belki ama elden bir şey gelmiyordu işte. En azından geçen sene köprüden geçen bir amcanın verdiği ayakkabılar ısıtıyordu ayaklarını. Onlar da biraz küçük gelmeye başlamıştı şimdiden ama şikayet etmeye hiç niyeti yoktu. Şimdiye kadar sahip olduğu en güzel ayakkabılardı çünkü ayağındakiler. Giymeye ilk başladığı zamanlarda ayakkabılarını, satış yapmadığı günlerde tesellisi bile oluyordu üstelik.

Havanın kararmasına birkaç saat kala poşetindeki mendillere baktı, iş dönüşü insan kalabalığına umudunu bağlamıştı. Gerçi bir yerlere yetişme telaşını en yoğun yaşayanlar suratları genelde hep donuk olan iş çıkışındaki bu güzel giyimli adamlar ve kadınlardı. Yine de aralarından birkaç tanesi gülümseyerek ondan birkaç mendil almayı ihmal etmiyorlardı.

Başını kaldırdı, bulutlara baktı. Sanki dünyanın bütün grisini bulutlar çalmıştı o akşam. Üstünde durduğu bu geçit gibi belki binlercesini boyamaya yeterdi gökyüzündeki gri, siyah bulutlar. İş çıkışındaki yoğunluk azaldığında annesinin tembihi geldi aklına. İnsanlar azalmaya başladığında köprü üzerinde, artık eve dönme vakti gelmişti. Ayağa ani bir hareketle kalkışı sonrasında uyuşmuş bacaklarının ihanetine uğradı, az daha düşüyordu. Korkuluklara tutunup bir süre bekledi, ayaklarını ileri geri oynattı. Artık gidebilirdi.

Eve dönerken iyi aydınlatılmış sokakları tercih etti her zamanki gibi. Bina kapısının önüne geldiğinde annesini rahatsız etmek istemeyerek anahtarlığını aradı ceplerinde, o esnada binanın kapısı aralandı. Yıllardır görüşmedikleri teyzesini karşısında görünce şaşırdı. Apartmanda bir hareketlilik vardı, dış kapıdan içeri adımını atınca fark edebilmişti bütün bu uğultuyu. Ağlama sesleri de geliyordu üst katlardan. Bütün bu hengame sırasında teyzesinin gözlerindeki yaşlar çarptı gözüne. İki elini tutarken yüzünü ona yaklaştırdı teyzesi bu sefer. “Annen… Anneni kaybettik küçüğüm.” derken teyzesi bir süre kavramakta zorlandı duyduklarını. Önce birkaç damlanın sıcaklığını hissetti yanaklarında, sonra yıllar boyunca biriktirdiği yaşlar süzülmeye başladı yanaklarından. O akşam gözünün yaşı bir an bile dinmemesine rağmen; bağırmadı, çağırmadı, çığlıklar atmadı. Galiba en büyük fırtınaların insanın içinde kopanlar olduğunu annesinin öldüğü o gece anlamıştı. Gökyüzünün grisi köprüleri değil belki ama yüreğini kendi rengine boyamayı başarmıştı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir